Şikago Gezi Notları: Gökdelenler, İnsanlar ve Çalışma Kültürü

5 dk okumaBurak Can

Amerika'nın yüz ölçümü bakımından ne kadar büyük olduğu malumunuz. Bu satırları, Şikago'da geçirdiğim üç günün ardından, ülkeyi birbirine bağlayan demir yolları üzerinde, yaşadığım St. Louis'e dönen trende yazıyorum. Aslında internet sitemdeki Not Defterim bölümünde daha çok ilgi duyduğum uluslararası ilişkiler, siyaset ve toplum üzerine yazılar paylaşmak istiyorum. Ancak Şikago'da gördüklerim, karşılaştığım insanlar ve şehrin bende bıraktığı izlenimler beni de bu şehir üzerine yazmaya itti. Nasıl bu kadar gelişti, neden bu kadar gözde bir yer hâline geldi ve bütün bu düzenin arkasında nasıl bir çalışma kültürü var? Biraz da bunları kendi gözlemlerimle anlatmak istedim. Hadi artık sadede gelelim. Şikago, 1833'te yalnızca birkaç yüz kişinin yaşadığı küçük bir yerleşim yeriydi. Michigan Gölü kıyısındaki konumu, gelişen kanallar ve demiryolları sayesinde kısa sürede Amerika'nın önemli ticaret merkezlerinden birine dönüştü. Ancak bugünkü Şikago'yu anlamak için tarihinde yaşadığı büyük felakete de bakmak gerekiyor. 1871 Büyük Şikago Yangını. 8 Ekim 1871'de başlayan ve yaklaşık iki gün süren yangında 300'e yakın insan hayatını kaybetti, 100 bin kişi evsiz kaldı ve 17 binden fazla bina yok oldu. O yıllarda Londra, Paris ve İstanbul çoktan köklü metropollere dönüşmüşken Şikago henüz gelişmekte olan genç bir şehirdi. İstanbul demişken, burada küçük bir parantez açmadan geçemeyeceğim. Dünyanın neresine gidersem gideyim, ne kadar güzel şehirler görürsem göreyim, benim için dünyanın en güzel şehri İstanbul. Üstelik mesele yalnızca Boğaz'ı, mimarisi veya eşsiz manzarası da değil. Uğruna verilen mücadeleler, ödenen bedeller ve Türk milleti için taşıdığı anlam düşünüldüğünde İstanbul, bir şehirden çok daha fazlasıdır. İstanbul Türk yurdudur ve daima Türk yurdu olarak kalacaktır. Neyse, İstanbul söz konusu olunca konudan uzaklaşmak işten bile değil. Biz Şikago'ya dönelim. Beni asıl etkileyen yangından ziyade sonrasında yaşananlar oldu. Şehir yeniden inşa edilirken modern mimarinin de öncülerinden biri hâline geldi. Yangından sadece 14 yıl sonra, 1885'te, ilk modern gökdelen örneklerinden Home Insurance Building burada yükseldi. Gökdelen dediğime bakmayın, o dönemin gökdeleni tabii; yalnızca 10 katlı bir binadan bahsediyoruz. Ancak dönemin mühendislik imkânları düşünüldüğünde önemli bir gelişmeydi. 1890'a gelindiğinde şehrin nüfusu bir milyonu aşmıştı. Elbette bu gelişmeyi yalnızca yangına bağlamak doğru olmaz. Şikago'nun konumu, ticaret bağlantıları, ulaşım ağı ve zamanla yapılan yatırımlar da bugünkü şehrin ortaya çıkmasını sağladı. Bugün hayranlıkla baktığımız gökdelenler, bir felaketin ardından hızlanan uzun bir dönüşümün izlerini taşıyor. Gelelim insanlara ve çalışma disiplinine. Amerika'ya geleli henüz üç ay oldu. Dolayısıyla bu ülke hakkında kesin hükümler verecek kadar uzun zamandır burada değilim. Ama bu kısa sürede gözlemlediğim ve şimdiden her türlü tartışmada savunmaya hazır olduğum bir konu var: Amerikalıların işlerine gösterdikleri profesyonellik. Şikago'da bunu bir kez daha, çok daha belirgin şekilde gördüm. Trendeki kondüktörden inşaat işçisine, restoran çalışanından belediyenin umumi tuvaletindeki güvenlik görevlisine kadar karşılaştığım pek çok insan işini son derece ciddiye alıyor. Örneklerimin biraz uçuk, hatta tuhaf olduğunun farkındayım. Ama gerçekten böyle. Türkiye'den gelen biri olarak bazen bizim insanımızı rahatsız edebilecek, “Bu kadarına da gerek var mı?” dedirtecek ölçüde bir profesyonellikten bahsediyorum. Üstelik yalnızca büyük şirketlerde veya üniversitelerde değil; en sıradan görünen işlerde bile sorumluluğunu bilme ve yaptığı işi iyi yapma çabası dikkatimi çekiyor. Tabii her Amerikalının böyle olduğunu iddia etmiyorum. Bunlar üç ayda karşılaştığım insanlardan edindiğim izlenimler. İşin bir de diğer tarafı var: Mesai içinde son derece disiplinli çalışan insanlar, çalışma saatleri bitince aynı kararlılıkla işlerinden ayrılıyor. Hatta bazen mesai bitiminden bir dakika sonra onları görev yerlerinde bulamayacakmışsınız gibi geliyor. Bence bu da profesyonelliğin bir parçası. İşini ciddiye almak, bütün hayatını işine adamak anlamına gelmiyor; görev tanımı, çalışma saatleri ve kişisel zaman arasında belirgin bir sınır var. Bizde ise bazen iyi çalışmanın ölçüsü, mesai dışında ne kadar ulaşılabilir olduğun veya işte ne kadar uzun kaldığın olabiliyor. Elbette iki ülkede de farklı örnekler vardır. Ama burada gördüklerim, çalışma disiplininin kaç saat çalıştığından çok, o saatlerde ne yaptığınla ilgili olduğunu düşündürüyor. Şikago'nun merkezinde bu tempoyu sokaklarda da hissediyorsunuz. Ellerinde kahveleriyle hızlı adımlarla yürüyen takım elbiseli insanlar, iş kıyafetleriyle bir yerlere yetişen çalışanlar, ardı ardına gelen trenler ve otobüsler... Özellikle sabah ve akşam saatlerinde binlerce insan hareket hâlinde. Herkesin yetişmesi gereken bir yeri var gibi. Bir başka dikkat çekici nokta, ekonomik hayatın şehrin neredeyse her köşesine yayılmış olması. Gökdelenlerin alt katlarında mağazalar, kafeler, restoranlar; birkaç adım ötede şirket merkezleri, halka açık parklar, müzeler ve göl kıyısındaki yürüyüş yolları bulunuyor. Özel sektör ile kamusal alanlar iç içe geçmiş durumda. Bir bakıma kapitalizmin bütün görkemiyle kendisini gösterdiği bir şehir burası. Fakat bunun bir bedeli de var: Yaşam maliyetleri oldukça yüksek. Konaklama, yeme içme ve günlük harcamalar hiç ucuz değil. Özellikle düşük gelirli çalışanların burada nasıl yaşadığını ayrıca araştırmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir şehrin ekonomik büyüklüğü, orada yaşayan herkesin refah içinde olduğu anlamına gelmiyor. Şikago'nun nüfusu yaklaşık 2,7 milyon. Benim zamanımın büyük bölümünü geçirdiğim merkez bölgesi, The Loop, ise şehrin iş ve ticaret hayatının kalbi. Burada yaşayanların yanı sıra çevre bölgelerden işe gelenler ve turistler de sokakları dolduruyor. Bu kalabalık bana modern metropollerin yalnızca nüfusuyla değil, çevresiyle kurduğu ekonomik ve ulaşım ilişkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini düşündürdü. Mimarisine de ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Şikago'yu güzel yapan yalnızca gökdelenler değil; farklı dönemlerden binaların, nehrin, köprülerin, geniş caddelerin ve Michigan Gölü'nün oluşturduğu bütünlük. Özellikle nehir boyunca yürürken iki tarafınızda yükselen yapılar gerçekten etkileyici. Tarihini öğrendikçe o binalara bakışınız da değişiyor. Üstelik iş hayatının bu kadar yoğun olduğu bir merkezde insanların yürüyüp dinlenebileceği kamusal alanların bulunması da önemli. Elbette üç gün boyunca turistik yerleri ve şehrin gözde caddelerini gezmek, Şikago'nun bütün gerçeklerini anlamaya yetmez. Güvenlik, gelir eşitsizliği ve yaşam maliyetleri gibi sorunları da var. Gördüğüm düzenli merkezî bölgelerin şehrin tamamını temsil etmediğinin farkındayım. Zaten bir araştırma raporu değil, kendi gezi notlarımı yazıyorum. Yine de Şikago'yu çok beğendim. Mimarisi, hareketli caddeleri, kültürel çeşitliliği ve çalışma anlayışıyla dikkatimi çekti. Yaşadığım St. Louis'e görece yakın olması da benim için bir avantaj. Uluslararası ilişkiler alanında eğitim gören bir genç olarak akademik konferanslar, uluslararası toplantılar, kültürel etkinlikler ve farklı insanlarla tanışma imkânları da bu şehri benim gözümde daha değerli kılıyor. Sanırım Amerika'da geçireceğim süre boyunca en sık ziyaret edeceğim şehirlerden biri Şikago olacak. Şimdi bunları düşünürken tren yolculuğum devam ediyor. Birkaç gün önce merakla geldiğim şehirden, hakkında biraz daha fazla şey öğrenmiş olarak ayrılıyorum. Elbette üç günlük bir geziyle vardığım düşünceler zamanla değişebilir; belki bir sonraki gelişimde bazı şeylere daha eleştirel yaklaşırım. Zaten farklı şehirler görmenin güzel tarafı da bu: İnsan yalnızca yeni yerler tanımıyor, kendi yaşadığı topluma ve dünyaya bakışını da yeniden değerlendirme fırsatı buluyor. Şimdilik Şikago, güzel mimarisi, hareketli caddeleri ve çalışma disipliniyle hafızamda yerini aldı.

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar onaylandıktan sonra yayımlanır.