Azerbaycan'da Başörtüsü Tartışması: Laiklik ve Eğitim Hakkı | Burak Can
Can Azerbaycan'ımızda geçtiğimiz günlerde alınan, 21 Eylül 2026 tarihli ve 309 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, öğrencilerin belirlenen okul kıyafetinin bütünlüğünü bozan veya eğitimin laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı değerlendirilen kıyafet unsurlarını kullanması kısıtlandı. Kararda başörtüsü açıkça zikredilmese de uygulamada başörtülü öğrencilerin okullara alınmadığına ilişkin haberler ve görüntüler kamuoyuna yansıdı.
Bu manzara bizlere hiç de yabancı değil. Türkiye olarak benzer tartışmaları, yasakları ve bunların toplumda açtığı derin yaraları yıllarca yaşadık. Üniversite kapılarında eğitim hakkını kullanamayan genç kadınları da gördük, milletin iradesiyle seçildiği hâlde başörtüsü nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yemin etmesi engellenen Merve Kavakçı'yı da. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bir insanın inancı ve kıyafeti üzerinden böylesine ağır bir ayrımcılığa maruz bırakılmasının ne kadar acı sonuçlar doğurduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.
Şimdi ise benzer bir tartışmanın, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman kimliğine sahip olan kardeş Azerbaycan'da yaşanmasını üzüntüyle takip ediyorum. Laiklik, devletin herhangi bir dinin kurallarıyla yönetilmemesini güvence altına alabilir; ancak bireyin inancını yaşama özgürlüğünü ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürülmemelidir. Devletin laik olması başka, toplumun dinî tercihlerini devlet eliyle sınırlandırmak başkadır.
Azerbaycan'da da bu mesele etrafında ciddi bir görüş ayrılığı yaşanıyor. Bir kesim kararı protesto ederek başörtülü kızların eğitim hakkını savunurken, diğer bir kesim laik devlet anlayışını öne çıkarıyor; hatta Azerbaycan'ın Müslüman bir ülke olarak tanımlanmaması gerektiğini dile getiriyor. Elbette Azerbaycan anayasal olarak laik bir devlettir. Ancak laik bir devlet olmakla, çoğunluğu Müslüman kimliğine sahip bir toplumun tarihsel, kültürel ve dinî kimliğini yok saymak aynı şey değildir.
Avrupa'daki örnekleri gerekçe gösterenlere de ayrıca değinmek gerekiyor. Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde dinî sembollere yönelik çeşitli kısıtlamalar uygulanıyor. Fakat Avrupa'da bir uygulamanın bulunması, onun tartışmasız biçimde doğru olduğu anlamına gelmez. Avrupa'da Müslümanlara yönelik ayrımcılık ve İslamofobi konusundaki endişeler ortadayken, benzer kısıtlamaların Azerbaycan gibi tarihsel ve toplumsal bağları güçlü bir Türk ülkesinde karşımıza çıkmasını kabul edilebilir bulmuyorum. Bu anlayışı açıkça kınıyorum. İnanç özgürlüğünü savunmak, laikliğe karşı çıkmak değildir. Aksine, laikliğin bireysel hak ve özgürlüklerle birlikte düşünülmesini savunmaktır.
Ancak bütün bunların ötesinde, beni en az bu kararlar kadar endişelendiren başka bir mesele daha var.
Azerbaycan ile İsrail arasındaki siyasi, ekonomik ve askerî iş birliğinin uzun yıllardır gelişerek devam ettiği bilinen bir gerçek. Özellikle son dönemde bu ilişkiler, Türkiye kamuoyunun bir bölümünde daha fazla tartışılmaya başlandı. Şimdi başörtüsüne ilişkin kararların ardından, kimi çevrelerde bu uygulamaların arkasında İsrail'in veya İsrail yanlısı lobilerin bulunduğu yönünde iddiaların ortaya atıldığını da görüyoruz.
Bu iddiaları destekleyen somut kanıtlar ortaya konulmadan, bir devletin aldığı her tartışmalı kararı başka bir ülkenin gizli müdahalesine bağlamayı son derece sakıncalı buluyorum. Dahası, bu tür söylemlerin zamanla Azerbaycan devletinin siyasi tercihleriyle şerefli Azerbaycan Türkü halkını aynı kefeye koyan bir anlayışa dönüşmesinden endişe ediyorum.
Bir devletin dış politika tercihleri tartışılabilir, aldığı kararlar eleştirilebilir, uygulamaları sert biçimde kınanabilir. Ancak bunların hiçbiri kardeş bir halkın tarihî kimliğini, onurunu ve bizimle olan bağlarını sorgulamanın gerekçesi olamaz.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, dönemsel hükümet politikalarının çok ötesinde, tarihin ve ortak mücadelenin şekillendirdiği bir bağdır. Bu nedenle Azerbaycan'daki bir hak ihlaline sessiz kalmak nasıl yanlışsa, o ihlali gerekçe göstererek Azerbaycan Türklerine karşı önyargı oluşturmak da bir o kadar yanlıştır.
Benim temennim, Azerbaycan makamlarının bu kararın uygulamada doğurduğu sorunları yeniden değerlendirmesi, başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının korunması ve toplumsal huzuru zedeleyen bu meselenin hak ve özgürlükler temelinde çözüme kavuşturulmasıdır.
Unutmayalım ki bir milletin gücü, yalnızca devletinin kudretiyle değil, vatandaşlarına tanıdığı özgürlüklerle de ölçülür.
Merhum Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey'e atfedilen şu söz, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin anlamını hatırlatıyor:
“Bəs dostumuz kimdir? Əlbəttə, hamıdan öncə qardaş Türkiyə.”
“Peki dostumuz kimdir? Elbette herkesten önce kardeş Türkiye.”
İşte bu kardeşlik, gerektiğinde birbirimize doğruları söyleyebilmeyi de gerektirir. Çünkü biz Azerbaycan'ı yalnızca iyi günlerinde alkışlamak için değil, zor günlerinde de yanında durmak için seviyoruz.