Amerika'da Akademisyen-Öğrenci İlişkisi Üzerine

5 dk okumaBurak Can

Amerika'daki üniversitemde ilk dönemimin ortalarına yaklaşırken, lisans hayatım boyunca benzerini pek yaşamadığım bir deneyimle karşılaştım. İlk bakışta oldukça sıradan görünen bu olay, burada akademisyenlerin öğrencilerin akademik gelişimine nasıl yaklaştıklarına dair dikkatimi çeken bir örnek oldu. Yüksek lisans eğitimime devam ettiğim üniversitede, Migration and Citizenship (Göç ve Vatandaşlık) isimli bir ders alıyorum. Dersimizde Amerika'ya yönelik göç hareketlerini, göçmenlerin ülkedeki süreçlerini ve göçün toplumsal sonuçlarını ele alıyoruz. Bir gün ders sırasında, geçici göçmenlik statüsündeki kişilerin suç işleme eğilimleriyle ilgili bir soru yönelttim. Hocam konu hakkındaki bilgilerini paylaştı ve dersimize devam ettik. Benim açımdan o an, sınıfta sorulmuş ve birkaç dakika içinde cevaplanmış sıradan bir sorudan ibaretti. Akşam odama geldiğimde e-postalarımı kontrol ederken hocamdan bir mesaj aldım. Ders sırasında sorduğum sorunun yerinde olduğunu, ancak verdiği cevabın sorumu tam olarak karşılamadığını belirtiyor ve konuyu daha iyi anlayabilmem için bazı kaynaklar paylaşıyordu. Açıkçası böyle bir dönüş beklemiyordum. Ders esnasında belki iki dakikamızı alan bir sorunun, hocam tarafından ders bittikten saatler sonra yeniden ele alınması dikkatimi çekmişti. Üstelik e-posta akşam saat sekiz dokuz sularında gelmişti. Hocam, sınıfta verdiği cevapla yetinmemiş, sorumun daha kapsamlı bir karşılık bulması için ayrıca zaman ayırmıştı. Amerika'ya geldikten sonra alışmakta zorlandığım konulardan biri de e-posta kullanımı oldu. Burada üniversite ve resmî işlemlerin büyük ölçüde e-posta üzerinden yürüdüğünü gördüm. Ben ise mesajlarımı düzenli kontrol etme alışkanlığı edinmekte hâlâ zorlanıyorum; bazen önemli e-postaları geç fark edebiliyorum. Bu nedenle hocamın gönderdiği mesaj, benim için aynı zamanda üzerinde durmaya değer bir ayrıntıydı. Kendi e-posta alışkanlığımı henüz düzene sokamamışken, bir akademisyenin ders sırasında sorduğum soruya saatler sonra dönüp kaynak göndermesi, öğrencinin gelişimine gösterilen ilginin ne kadar farklı şekillerde ortaya çıkabileceğini görmemi sağladı. Yaklaşık bir ay sonra, dönem sonu çalışması olarak Bosna-Hersek'teki savaş ve sonrasındaki mülteci hareketlilikleri üzerine hazırladığım araştırmayı teslim etme zamanı geldi. Lisans eğitimim boyunca alışık olduğum şekilde çalışmamın çıktısını aldım ve fiziksel olarak hocama götürdüm. Hocam bu duruma şaşırdı, düşünceli davranışım için teşekkür etti ve ödevleri diğer öğrenciler gibi çevrim içi sistem üzerinden teslim etmem gerektiğini söyledi. Ben de bu uygulamayı bilmediğimi, bundan sonraki teslimlerimde buna dikkat edeceğimi belirttim. Üç dört gün sonra, dönemler arasındaki kısa tatil sürecinde hocamdan yeniden bir e-posta aldım. Bu defa gönderdiğim araştırmayla ilgiliydi. Yaklaşık bin karakterlik mesajında, çalışmamın içeriğine yönelik değerlendirmelerini ve yazımı nasıl geliştirebileceğime ilişkin önerilerini paylaşmıştı. Mesajı okurken dikkatimi çeken, hocamın yalnızca ödevin teslim edilmiş olmasını yeterli görmemesiydi. Çalışmamı okumuş, üzerinde durmuş ve daha iyi bir araştırma ortaya koyabilmem için bana somut öneriler sunmuştu. Üstelik bunu dönem bittikten ve tatil başladıktan sonra yapmıştı. Bir yüksek lisans öğrencisi olarak hazırladığım çalışmanın bu şekilde ele alınması benim için önemliydi. Bu süreçte bir akademisyenden gelen ayrıntılı geri bildirim, nerede durduğunuzu anlamanıza ve sonraki çalışmanızda nelere dikkat etmeniz gerektiğini görmenize yardımcı oluyor. Hocamın yaklaşımında benim için asıl değerli olan da buydu. Çalışmamın yalnızca değerlendirilmesi değil, akademik açıdan daha iyi bir noktaya gelebilmesi için üzerinde durulması. Bu iki olayın ardından, Amerika'daki üniversite hayatında dikkatimi çeken konulardan birinin akademisyenlerin öğrencilere ve onların akademik gelişimine yaklaşımı olduğunu düşünmeye başladım. Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi'nde geçirdiğim beş yıl boyunca onlarca çalışma hazırladım, sayısız sunum yaptım ve farklı derslerde pek çok araştırma ödevi teslim ettim. Türkiye'de farklı üniversitelerde, farklı kademelerde ve alanlarda eğitim alan birçok arkadaşımdan da buna benzer bir deneyim duyduğumu hatırlamıyorum. Elbette lisans eğitimimden de değerli tecrübelerle ayrıldım. Ancak beş yıl boyunca hazırladığım çalışmaların ardından, Amerika'daki ilk ayımda iki kez böyle bir geri bildirimle karşılaşmak, aradaki farkı benim açımdan oldukça belirgin hâle getirdi. Üstelik eğitim gördüğüm üniversitenin Amerika'nın en seçkin üniversiteleri arasında gösterilen kurumlardan biri olduğunu da söyleyemem. Bu nedenle beni düşündüren, üniversitenin adı veya sıralamadaki yeri değil, akademisyenlerin öğrencinin gelişimi için ayırdığı zaman ve gösterdiği ilgiydi. Elbette iki deneyim üzerinden bütün bir eğitim sistemini değerlendirmek mümkün değil. Ancak kendi tecrübemden hareketle bu farklılığı paylaşmanın ve üzerine düşünmenin anlamlı olduğunu düşünüyorum. Türkiye'deki akademisyenlerin iş yüklerini de göz ardı etmek istemem. Birçok üniversitede dersler, idari görevler, araştırmalar ve diğer sorumluluklar akademisyenlerin zamanını önemli ölçüde sınırlayabiliyor. Bu durumun öğrenciye ayrılabilecek zamanı etkileyebileceğinin farkındayım. Dolayısıyla meselenin yalnızca akademisyenlerin kişisel tutumlarından ibaret olmadığını, üniversitelerin çalışma düzeninin ve akademisyenlere sağlanan imkânların da önemli olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bununla birlikte, kendi çevremde gözlemlediğim ve öğrencilerden de duyduğum başka bir durum var. Sayısı azımsanmayacak kadar çok akademisyen tanıyorum ki bütün zamanını kendi makalelerine ve çalışmalarına ayırırken öğrencileriyle iletişim kurmaya aynı ölçüde alan açmıyor. Bazen öğrencinin bir soruyla hocasının odasına gitmeye çekindiği, bırakın kapısını çalmayı, bulunduğu kattan geçerken bile tereddüt ettiği bir akademik ortamla karşılaşabiliyoruz. Elbette bu durum her akademisyen için geçerli değil; öğrencileriyle yakından ilgilenen, onlara yol gösteren ve emek veren çok sayıda değerli hocamız da var. Ancak kendi deneyimlerim ve çevremden duyduklarım doğrultusunda, bu konunun üzerinde daha fazla durulması gerektiğini düşünüyorum. Bence üniversitelerimizde akademik geri bildirim kültürü ve öğrenci-akademisyen iletişimi üzerine daha fazla düşünülmeli. Burada her öğrencinin her sorusuna mesai saatleri dışında cevap verilmesini veya her çalışmaya uzun uzun geri bildirim yazılmasını beklemekten söz etmiyorum. Akademisyenlerin zamanının ve iş yükünün sınırları var. Ancak imkânlar dâhilinde öğrencilerin çalışmalarına yol gösteren, eksiklerini açıkça gösteren ve kendilerini geliştirmelerine yardımcı olan bir yaklaşımın yaygınlaşmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Yüksek lisans sürecimde ilerleyen dönemlerde aynı akademisyenden yeniden ders alma fırsatım olmayabilir. Buna rağmen, kendisinin yaklaşımını hatırlayacağımı düşünüyorum. Çünkü beni motive eden yalnızca olumlu bir değerlendirme almak değildi. Sorduğum sorunun dikkate alındığını, hazırladığım çalışmanın okunduğunu ve akademik açıdan gelişebilmem için bana zaman ayrıldığını görmekti. Amerika'daki ilk dönemimde karşılaştığım bu iki olay, üniversite hayatına dair kişisel notlarım arasına girdi. Belki başkasına oldukça sıradan gelebilecek bu deneyimler, benim açımdan akademisyen-öğrenci ilişkisinin önemli bir yönünü gösterdi. Bir öğrencinin sorusuna yeniden dönmek, ödevini dikkatle okumak ve daha iyi bir çalışma ortaya koyabilmesi için öneriler sunmak küçük ayrıntılar gibi görünebilir. Ancak bunlar, öğrencinin akademik gelişimine doğrudan katkı sağlayabilecek ve öğrenme isteğini artırabilecek davranışlar. Yazı boyunca da belirttiğim gibi, bunlar benim şahsi görüş ve deneyimlerim. Elbette birkaç örnekten hareketle genel bir yargıya varmak doğru olmaz. Sizlerin bu konudaki farklı deneyimleri ve görüşleri varsa dinlemekten, karşılıklı fikir alışverişinde bulunmaktan memnuniyet duyarım.

Yorumlar (0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar onaylandıktan sonra yayımlanır.