В 2025 году я получил возможность посетить международную летнюю школу, организованную в Университете Укшина Хоти в городе Призрен, который, на мой взгляд, даже лучше столицы Косово, небольшой, но в то же время несущий следы нашего прошлого, где можно ощутить наследие Османской империи на каждом углу.
В двухнедельной программе я проходил модуль по использованию цифровых инструментов в преподавании английского языка вместе с молодыми людьми со всего мира. Из-за задержки мальтийского ученого на два дня, на первые занятия присоединились три американских молодых человека. Когда они представились, я столкнулся с организацией, о которой никогда раньше не слышал: Peace Corps.
Peace Corps, основанная в 1961 году, является организацией волонтеров, занимающейся образованием и социальным развитием в США. Согласно официальным данным 2025 года, в 61 стране общее количество американских волонтеров составило 4 839.
Три молодых человека, с которыми я познакомился, преподают бесплатно английский язык в сельских районах Косово и проводят мероприятия в Американском углу в Приштине. Что действительно впечатлило меня, это то, что они жили там около двух лет, хорошо говорили на местных языках и вовлекались в повседневную жизнь общества. Кроме того, волонтёры, выполнившие свои обязанности, могут воспользоваться особыми правами на найм в некоторых федеральных государственных должностях в США. Таким образом, США одновременно развивают отношения с другими обществами и воспитывают молодых людей с международным опытом.
В тот день я сам себе задал такой вопрос: почему в Турции не разработать похожую, длительную и укоренённую международную модель волонтёрства, подобную Peace Corps?
"Конечно, у нашей страны есть очень ценные учреждения в этой области. Тикам, который я лично наблюдал в Киргизии, Институт Юнуса Эмре, Турецкий фонд образования и Турецкий фонд образования (YTB) ведут важную деятельность в различных регионах мира. Однако, по моему мнению, мы можем значительно усилить текущую институциональную емкость, используя молодых волонтеров, которые напрямую вовлечены в повседневную жизнь местных сообществ.
Американские молодые волонтеры приезжают из-за океана и могут работать в сельских районах Косово два года, тогда как почему мы не используем наши исторические и культурные связи в Балканах, Турции и Африке? Кроме того, у нас есть важное преимущество.
Например, турецкий волонтер, отправляющийся в Боснию и Герцеговину, может воспользоваться инфраструктурой, созданной нашими учреждениями и местными партнерствами, которые работают там уже многие годы. Сеть выпускников Турции, распространенная по разным странам мира, представляет собой огромный потенциал в целом."
"Турция — это страна, которая выделяет серьёзные ресурсы в области гуманитарной помощи и развития. Однако в контексте международных отношений вопрос не только в количестве предоставляемой помощи, но и в том, насколько эта помощь может превратиться в устойчивые социальные отношения и мягкую силу.
На мой взгляд, учитывая высококвалифицированные кадры, существующие учреждения и исторические связи нашей страны, хорошо спланированная международная программа молодёжной волонтёрской деятельности может стать довольно эффективным инструментом общественной дипломатии."
Can Azerbaycan'ımızda geçtiğimiz günlerde alınan, 21 Eylül 2026 tarihli ve 309 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla, öğrencilerin belirlenen okul kıyafetinin bütünlüğünü bozan veya eğitimin laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı değerlendirilen kıyafet unsurlarını kullanması kısıtlandı. Kararda başörtüsü açıkça zikredilmese de uygulamada başörtülü öğrencilerin okullara alınmadığına ilişkin haberler ve görüntüler kamuoyuna yansıdı.
Bu manzara bizlere hiç de yabancı değil. Türkiye olarak benzer tartışmaları, yasakları ve bunların toplumda açtığı derin yaraları yıllarca yaşadık. Üniversite kapılarında eğitim hakkını kullanamayan genç kadınları da gördük, milletin iradesiyle seçildiği hâlde başörtüsü nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yemin etmesi engellenen Merve Kavakçı'yı da. Bugün geriye dönüp baktığımızda, bir insanın inancı ve kıyafeti üzerinden böylesine ağır bir ayrımcılığa maruz bırakılmasının ne kadar acı sonuçlar doğurduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.
Şimdi ise benzer bir tartışmanın, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman kimliğine sahip olan kardeş Azerbaycan'da yaşanmasını üzüntüyle takip ediyorum. Laiklik, devletin herhangi bir dinin kurallarıyla yönetilmemesini güvence altına alabilir; ancak bireyin inancını yaşama özgürlüğünü ortadan kaldırmanın gerekçesine dönüştürülmemelidir. Devletin laik olması başka, toplumun dinî tercihlerini devlet eliyle sınırlandırmak başkadır.
Azerbaycan'da da bu mesele etrafında ciddi bir görüş ayrılığı yaşanıyor. Bir kesim kararı protesto ederek başörtülü kızların eğitim hakkını savunurken, diğer bir kesim laik devlet anlayışını öne çıkarıyor; hatta Azerbaycan'ın Müslüman bir ülke olarak tanımlanmaması gerektiğini dile getiriyor. Elbette Azerbaycan anayasal olarak laik bir devlettir. Ancak laik bir devlet olmakla, çoğunluğu Müslüman kimliğine sahip bir toplumun tarihsel, kültürel ve dinî kimliğini yok saymak aynı şey değildir.
Avrupa'daki örnekleri gerekçe gösterenlere de ayrıca değinmek gerekiyor. Fransa başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde dinî sembollere yönelik çeşitli kısıtlamalar uygulanıyor. Fakat Avrupa'da bir uygulamanın bulunması, onun tartışmasız biçimde doğru olduğu anlamına gelmez. Avrupa'da Müslümanlara yönelik ayrımcılık ve İslamofobi konusundaki endişeler ortadayken, benzer kısıtlamaların Azerbaycan gibi tarihsel ve toplumsal bağları güçlü bir Türk ülkesinde karşımıza çıkmasını kabul edilebilir bulmuyorum. Bu anlayışı açıkça kınıyorum. İnanç özgürlüğünü savunmak, laikliğe karşı çıkmak değildir. Aksine, laikliğin bireysel hak ve özgürlüklerle birlikte düşünülmesini savunmaktır.
Ancak bütün bunların ötesinde, beni en az bu kararlar kadar endişelendiren başka bir mesele daha var.
Azerbaycan ile İsrail arasındaki siyasi, ekonomik ve askerî iş birliğinin uzun yıllardır gelişerek devam ettiği bilinen bir gerçek. Özellikle son dönemde bu ilişkiler, Türkiye kamuoyunun bir bölümünde daha fazla tartışılmaya başlandı. Şimdi başörtüsüne ilişkin kararların ardından, kimi çevrelerde bu uygulamaların arkasında İsrail'in veya İsrail yanlısı lobilerin bulunduğu yönünde iddiaların ortaya atıldığını da görüyoruz.
Bu iddiaları destekleyen somut kanıtlar ortaya konulmadan, bir devletin aldığı her tartışmalı kararı başka bir ülkenin gizli müdahalesine bağlamayı son derece sakıncalı buluyorum. Dahası, bu tür söylemlerin zamanla Azerbaycan devletinin siyasi tercihleriyle şerefli Azerbaycan Türkü halkını aynı kefeye koyan bir anlayışa dönüşmesinden endişe ediyorum.
Bir devletin dış politika tercihleri tartışılabilir, aldığı kararlar eleştirilebilir, uygulamaları sert biçimde kınanabilir. Ancak bunların hiçbiri kardeş bir halkın tarihî kimliğini, onurunu ve bizimle olan bağlarını sorgulamanın gerekçesi olamaz.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik, dönemsel hükümet politikalarının çok ötesinde, tarihin ve ortak mücadelenin şekillendirdiği bir bağdır. Bu nedenle Azerbaycan'daki bir hak ihlaline sessiz kalmak nasıl yanlışsa, o ihlali gerekçe göstererek Azerbaycan Türklerine karşı önyargı oluşturmak da bir o kadar yanlıştır.
Benim temennim, Azerbaycan makamlarının bu kararın uygulamada doğurduğu sorunları yeniden değerlendirmesi, başörtülü öğrencilerin eğitim hakkının korunması ve toplumsal huzuru zedeleyen bu meselenin hak ve özgürlükler temelinde çözüme kavuşturulmasıdır.
Unutmayalım ki bir milletin gücü, yalnızca devletinin kudretiyle değil, vatandaşlarına tanıdığı özgürlüklerle de ölçülür.
Merhum Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey'e atfedilen şu söz, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin anlamını hatırlatıyor:
“Bəs dostumuz kimdir? Əlbəttə, hamıdan öncə qardaş Türkiyə.”
“Peki dostumuz kimdir? Elbette herkesten önce kardeş Türkiye.”
İşte bu kardeşlik, gerektiğinde birbirimize doğruları söyleyebilmeyi de gerektirir. Çünkü biz Azerbaycan'ı yalnızca iyi günlerinde alkışlamak için değil, zor günlerinde de yanında durmak için seviyoruz.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nedeniyle bugünlerde dünyanın birçok devlet ve hükümet başkanı New York’ta. Diplomasi trafiğinin kalbi tam anlamıyla New York’ta atıyorken, bu gönderiyi yazmadan yaklaşık bir saat önce Çin Devlet Başkanı Xi Jinping Washington’a indi.
Ziyaret zaten başlı başına çok önemli. Fakat daha ilk dakikalarda ortaya çıkan görüntüler de bir o kadar dikkat çekiciydi.
ABD Başkanı Donald Trump ve eşi Melania Trump, Xi Jinping ve eşi Peng Liyuan’ı havalimanında karşıladı. Kırmızı halı, askeri tören ve B-1 bombardıman uçaklarının geçişiyle oldukça özel bir karşılama yapıldı. Türkiye’nin protokol geleneğine baktığımızda bir devlet başkanının bu şekilde karşılanması bize çok sıra dışı gelmeyebilir. Fakat Amerikan protokolünde devlet başkanlarının havalimanında Başkan tarafından karşılanması pek alışılmış bir durum değil. Beyaz Saray da Trump’ın Xi’yi Joint Base Andrews’ta bizzat karşılayacağını ziyaret programında ayrıca duyurmuştu.
Burada yapılan yorumlarda dikkat çeken noktalardan biri de şu: Amerika’nın Çin’e ihtiyacı olduğu kadar Çin’in de Amerika’ya ihtiyacı var. Dolayısıyla bu görüntüleri sadece bir karşılama töreni olarak değil, önümüzdeki iki gün yapılacak görüşmelerin havasını gösteren bir işaret olarak görmek mümkün.
İşin bana göre daha ilginç tarafı ise New York’ta.
Xi Jinping Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na katılmayacak. Çin’i New York’ta Devlet Başkan Yardımcısı Han Zheng temsil edecek.
Yani tabloya baktığımızda, dünyanın diplomasi trafiği New York’ta akarken, dünyanın en büyük iki ekonomisinin liderleri Washington’da kendi pazarlıklarını sürdürecek.
Üstelik zamanlama da önemli.
ABD ile Çin arasında devam eden geçici ticaret mutabakatının süresi 10 Kasım’da sona erecek. Bu nedenle ticaret ateşkesinin uzatılması, tarifeler, teknoloji, yapay zekâ ve nadir toprak elementleri bu ziyaretin en önemli başlıkları arasında bulunuyor.
Bir tarafta Birleşmiş Milletler nedeniyle çok sayıda devlet ve hükümet başkanı Amerika’da bulunurken, diğer tarafta ABD ve Çin liderleri Washington’da iki ülkenin önümüzdeki dönem ilişkilerini konuşacak.
Önümüzdeki günlerde Washington’da yapılacak görüşmelerden, yalnızca ABD ve Çin’i değil, ekonomik ve siyasi etkileriyle bütün dünyayı ilgilendirecek kararların çıkması oldukça açık.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 16. kez Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden dünyaya seslendi.
Konuşmasının önemli bir bölümünü Gazze ve Filistin meselesine ayıran Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin bu konudaki duruşunu bir kez daha ortaya koydu. Ancak çağrısı yalnızca Filistin ile sınırlı değildi; dünyanın farklı coğrafyalarında savaş, zulüm ve adaletsizlik yaşayan toplumlara karşı uluslararası toplumun daha fazla sorumluluk alması gerektiğini vurguladı.
Konuşmanın ana eksenlerinden biri yine Birleşmiş Milletler’in mevcut yapısının reformuydu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, uzun yıllardır dile getirdiği “Dünya 5’ten büyüktür” sözünü tekrar ederek, 190’dan fazla ülkenin iradesinin Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin kararlarına bağlı olduğu mevcut sistemi açık şekilde eleştirdi.
Benim açımdan da Birleşmiş Milletler’in reform meselesi artık ciddi şekilde ele alınması gereken bir konu. BM, dünyanın farklı coğrafyalarında ortaya çıkan krizlere yeterli cevap vermekte ve taraflar arasında uzlaşı sağlamakta uzun süredir oldukça başarısız bir karne ortaya koyuyor. Bugün Gazze’de yaşanan büyük insani yıkımı izlerken, yakın tarihte Bosna Hersek’te yaşananları ve Srebrenitsa soykırımını da unutmamak gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM reformunun artık kaçınılmaz olduğunu savunmasını bu açıdan önemli buluyorum.
Konuşmada Türkiye’nin kendi coğrafyasındaki gelişmelere seyirci kalmayan ve çözüm süreçlerinde yer alma iradesi gösteren yaklaşımı da tekrar ortaya konuldu. Gazze’den Suriye’ye, Rusya-Ukrayna savaşından Balkanlar ve Kafkasya’ya kadar birçok başlıkta Türkiye’nin diplomasi ve diyalog kanallarını açık tutma iradesi vurgulandı.
Kıbrıs konusunda da Türkiye’nin devlet politikası açık şekilde tekrarlandı. Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tanınması gerektiği ifade edilirken, uluslararası topluma Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile siyasi, diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurma çağrısı yapıldı.
Benim özellikle dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Türk Devletleri Teşkilatı’na yapılan vurgu oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Teşkilatın her geçen yıl daha da güçlendiğini dünyanın en önemli diplomasi kürsülerinden birinde ifade etmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na verdiği önemi açıkça gösteriyor. Türk dünyasının giderek daha kurumsal bir yapıya kavuşması ve bunun uluslararası platformlarda dile getirilmesi de ayrıca kıymetli.
Konuşma sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze ve İsrail politikalarına yönelik açıklamaları esnasında İsrail delegasyonunun salonu terk etmesi de kamuoyunun dikkatinden kaçmadı.
Bana göre burada esas olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyanın en önemli diplomasi platformlarından birinde kendi tezlerini, haklarını ve dış politika önceliklerini açık şekilde ortaya koyabilmesidir. Birçok devletin aksine bizim devletimiz gerektiğinde irade koyar, fikrini açıkça beyan eder ve kendi tezlerini dünyanın en büyük kürsülerinde savunur.
Dünyada bazı milletler vardır ki tarih boyunca dünya düzeninde doğrudan yada dolaylı söz sahibi olmuşlardır. Bu memleketin bir evladı olmanın verdiği duygunun ötesinde, yakın ve uzak tarihe bakıldığında da Türkiye Cumhuriyeti’nin bu birikimi taşıyan devletlerden biri olduğunu düşünüyorum. Köklü devlet geleneğimizin ve diplomatik tecrübemizin, bugün yaşanan gelişmelerde de karşılığı var.
Ertuğrul Özkök’ün 5 Eylül’de kaleme aldığı yazı, yaklaşan BM 81. Genel Kurulu öncesinde bu açıdan dikkatimi çekti. Özkök’ün aktardığı, kaynağı ve değerlendirmeleri henüz tam olarak teyit edilememiş çalışmada Türkiye; Çin, ABD, Fransa, Hindistan, İran ve Rusya’yla birlikte yedi güç arasında anılıyor. Türkiye’nin savunma sanayisinin yanında, birbirinden farklı aktörlerle ilişki kurabilmesine ve diplomatik hareket alanına yapılan vurgu da anlamlı.
Bu nedenle Türkiye’nin, yaklaşan Genel Kurulda hem söyleyecek sözü olan hem de hakkında konuşulan ülkelerden biri olacağını düşünüyorum. Elbette her lider o salona aynı koşullarda gelmeyecek. Kimi daha güçlü bir sözle, kimi öfkeyle, kimi de yürüttüğü politikaların ve yaşanan acıların doğurduğu ağır sorularla karşı karşıya kalacak.
Temennim, bu buluşmanın önce savaşın ve zulmün hüküm sürdüğü coğrafyalara, ardından bütün dünyaya iyilik getirmesi. Türkiye’nin de büyük önderin “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışıyla bu yönde güçlü bir katkı sunucağına inanıyorum.
Dünyanın savaşlar, bölgesel krizler ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde, liderlerin aynı masa etrafında bir araya gelmesi her zaman değerlidir. Böylesine kritik bir zirveye Ankara’nın ev sahipliği yapacak olması da ayrıca anlam taşıyor.
Türkiye, köklü devlet geleneği ve diplomatik tecrübesinin yanı sıra, “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışını dış politika hafızasında taşıyan bir ülke. Bu nedenle zirvenin, yalnızca ittifak açısından değil, küresel barış ve istikrar adına da yapıcı sonuçlar ortaya koymasını temenni ediyorum.